• DOLAR
  • EURO
  • ALTIN
  • BIST
Caner Alper: Bakın her şey böyle başlamıştı

Caner Alper: Bakın her şey böyle başlamıştı

Caner Alper

Caner Alper, aldığı mühendislik eğitiminden sonra üzerine uymayan bu gömleği çıkarmış, yazmaya ve daha sonra da filmlere yönelmiş. Hep yaşadıklarından, çocukluk anılarından beslenmiş. En çok “Ne olursan ol, sıradan olma!” diyen annesiyle çatışmalarından yola çıkmış. Şimdi de Temiz Aile Çocuğu ile karşımızda. Caner Bey ile uzun bir sohbet oldu. İki kısımda yayınlayacağım. İşte ilki…

YAZAR OLMAYA ÇALIŞIYORDUM, ŞİMDİ ONU GÖRÜYORUM KENDİMDE


– İlk sorum artık hep aynı: Siz kendinizi nasıl tanımlarsınız? Caner Alper kimdir?

Ben kendimi son birkaç yıldan beri yazar olarak tanımlıyorum. Sinema da yazıyorum, otobiyografik kitap da yazıyorum, köşe yazısı da yazıyorum, dergi yazısı da yazıyorum. Hatta yaptığımız belgesel çekimlerinin senaryolarını dahi yazıyorum. Eskiden değildim, yazar olmaya çalışıyordum. Şimdi artık onu görüyorum kendimde.

Caner Alper, Temiz Aile Çocuğu röportajı

– Yaşadığınız, sizi kıran zor şeylerden bahsediyorsunuz. Yaşarken zordu elbet. Peki yazarken nasıldı?

Yazarken daha kolaydı. Birazcık eğleniyordum da. Çünkü sonunu gördüğüm bir kitaptı o. Okuyucu onun sonunu göremiyor çok fazla. Yani tamam, filmlerden Caner Alper’i biliyorlar, ama kitap nereye gidecek. Hele ki başlangıç çok sert ve şoke edici. Dolayısıyla otobiyografik bir kitap yazarken oyalandım. Arkadaşlarımı, akrabalarımı hatırladım. Bu zamana kadar kendi anılarımı film senaryolarında da çok kullanmıştım, parça parça. Başka insanların hikâyeleri arasına katmıştım. Ve çok anlatmıştım. Psikanaliste filmlerin senaryosunu anlatırken de kendi çocukluk anılarımdan yararlanmıştım. Yavaş yavaş etkilerini azaltmıştı.

– Sonra ne oldu?

Annemi kaybettiğim dönemde de bazı anılar tekrar geldi, yemek masalarında, çay kahve sohbetlerinde onları anlattığımı fark ettim. Kimilerinde çok duygulandıklarına, kimilerinde de çok güldüklerine tanık oldum. O zaman yazmaya karar verdim. Bu süreç benim için çok zor olmadı, çok kolay çıktı. Hatta yayınevi ile bunu paylaştığımda Nisan ayında, “Biz bu kitabı basmak isteriz. Çok ilginç geldi bize, ama biraz daha yazın” dediler. “Kaç sayfa istiyorsunuz?” dedim. Bütün hikâyeleri çağırdım. Onların istediğinden bir miktar daha fazlasını bile verdim. Kitap basıma girdikten sonra dört beş hikâye daha geldi aklıma. Belki “Temiz Aile Çocuğu 2”yi de yazabilirim. Bilmiyorum. Geri dönüşler o kadar güzel ki…

Caner Alper, Temiz Aile Çocuğu röportajı

SONUCA ÇOK HIZLI GİTMELİ, OKUYUCUNUN AKLINDA YER ETMELİYDİ


– Çok samimi bir şekilde anlatıyorsunuz çünkü. Dili de çok sade. Ya da yaşanmış şeyleri okumayı mı çok seviyoruz?

Kitabın dilini çok sade tutmaya çalıştım. Özellikle otobiyografik eserlerde, zaten günce, mektup ancak 19. yüzyılın sonunda edebi eser olarak sayılıyor. Dolayısıyla edebiyatın aslında en dışında kalmış, en anarşist yazı biçimi; samimi ve dürüst olduğu sürece. Yoksa kimse sizin dedenizden kalma yalıdaki çocukluğunuzu, boğaz kenarında geçen ilk gençliğinizi falan okumak istemiyor. Bu tip şeyler çok yapıldı.

– Peki o zaman neden?

Ben orta burjuva aileden geliyordum. İyi bir eğitim alıyordum. Etrafımdaki herkes okuryazardı. Ama çok çarpıcı, çok üzücü, hayal kırıklığı yaratabilecek, çok kötü sonuçlara yol açabilecek bir çocukluk yaşadım. Bence 1960’larda, 70’lerde doğan pek çok kişi farklı sebeplerden bu hayal kırıklıklarını yaşadı. Bunların çok samimi ve akıcı bir dille anlatılması gerekiyordu. Çünkü hikâyelerin, anıların etkisini herhangi bir şekilde edebi formlarla süslemeye hiç gerek yoktu. Sonuca çok hızlı gitmeli, okuyucunun aklında yer etmeliydi.

Caner Alper, Temiz Aile Çocuğu röportajı

ARTI EKSİLERİN DOZAJINI YAVAŞ YAVAŞ ARTIRMALISINIZ


– Aslında senaristlik ve yönetmenlik tarafınızın çok büyük etkisi var, değil mi? Gerçekten izliyormuş hissiyatı silinmiyor çünkü okurdan…

Yayınevi editörüm Deniz Hanım (Yüce), bana dedi ki: “Siz sinema görseliyle ve metotlarıyla yazıyorsunuz. Kitap okuyanlar bu tekniğe çok aşina değil. Bazı yerlere, bazı tanımlar koyun, onlara yardımcı olun. Kitap okuyucusunun daha rahat anlayabileceği hale getirin”. O beni o konuda uyarınca biraz daha alışıldık formlara yakın hale getirdim. Atlamalar daha fazla vardı. Ama görseli olmadığı için belki de o kadar hızlı gidemeyecektiniz. Araları doldurunca akıcı hale geldi.

– Dedik ya, zordu, ama yazarken eğlenceli hale geldi. Uzaktan bakınca mı görünüyor o eğlence? Komik yanları mı görmek lazım?

Kesinlikle komik yanını görmeli ve içinden çıkabilmemiz de lazım. İnsanlara kötü hisler verecek bir şeylerin yarım kaldığına, amacına uygun gelişmediğine tanık oluyorum. Bu sinemada da böyle. Bizim senaryo yazarken artı eksi kurallarımız vardır. Karakteri hep eksi eksi olaylarla, sahnelerle donatırsanız, seyirci sıkılır. Saatine bakmaya başlar. Hep çok mutlu, hep çok olumlu şeyler olursa da “Bunun problemi nerede, ee?” der. Dolayısıyla siz artıların eksilerin dozajını yavaş yavaş artırmalısınız.

– Bu artı eksi konusunu örnekleyebilir miyiz?

Aksiyon filmi hayal edelim: Kalktı, pencereden baktı, bir hortum geliyor; bu ilk eksi. Fark etti bunu, hemen çocuklarını kaptı, arabaya bindi ve yol almaya başladılar; bu bir artı, çocuklarını kurtardı. Tam köşeyi döndüler ki, trafik korkunç durumda, tıkanmış ve mümkün değil, hortum gelirken kaçamayacaklar. Çocuklarını kucakladı birdenbire koşmaya başladı. İyi, olumlu bir şey. Bir kapak açıldı, bir korunağın içine girdiler. Olumlu, orada hiçbir şey olmaz. Başka insanlar da var. Sonra o insanlar dediler ki: “Bize yetecek kadar yer var. Hortumun etkisi geçtikten sonra bir sonraki felaketi beklemeden gitmek zorundasınız!” Artı eksi, artı eksi, artı eksi gider ve her defasında etki büyür. Bu tekniğe dikkat etmeye çalıştım yazarken.

– Bu teknik ne hissettirdi sizce?

Biraz güldüler, biraz duygulandılar, biraz çelme takıldı onlara. Onlar kendi çocukluklarını, ilk gençliklerini hatırladılar. Biraz eğlendiler. 70’lerin, 80’lerin absürt, ikiyüzlü halleriyle karşılaştılar. Böyle yazdım Temiz Aile Çocuğu’nu…

Caner Alper, Temiz Aile Çocuğu röportajı

BAKIN HER ŞEY BÖYLE BAŞLAMIŞTI


– Yazarken özellikle bir amacınız var mıydı?

Herhangi bir amacım var mıydı? Yani bir kitap yazarı olarak okunma amacım vardı. Okunup konuşulsun istiyordum. “Çok şanslıydınız” diyen insanlara, “Biz aslında o kadar şanslı değildik. Bakın her şey böyle başlamamıştı” demek istiyordum. “Umutsuzluğa kapılmayın, her şey siz mücadele ettikçe hallolacak” demek istiyordum. “Şansınızı sonuna kadar zorlayın, mutlaka ucunda bir şey var; ama dikkatli olun!” demeye çalışıyordum. “Kader elinizde, onu bir şekilde bir at arabası yönetir gibi, biraz rahat bırakarak, biraz sıkı tutarak ipleri kendi elinize alabilirsiniz” diyordum. Okunma amacının dışında öyle terapi olsun rahatlayayım veya yakınlarım okusun da utansın gibi bir amacım yoktu. Ama bu amacı gütmemiş olmama rağmen özellikle abimin okuduktan sonraki mesajı beni çok mutlu etti. Sadece o mesajı almak için dahi bu kitabı yazabilirdim.

– Kitap yazmak nasıl bir şey peki?

Aslında yazmak eylemi aşağı yukarı aynı. Teknik biraz fark ediyor. Sonuçta yazar kalkıyor, kahvaltısını yapıyor, bir gün önce yazdıklarını okuyor, biraz daha devam ediyor. Ondan sonra sıkıştığım noktada, benim gibi şanslıysa eğer, ki ben çoğu zaman Mehmet’le konuşurum, yazı partnerim Zeynep Avcı ile konuşurum, onlara danışırım. Genellikle benim sıkıştığım noktada onlar da sıkışır, bir kavgadır başlar. (Gülüyor.) Mehmet müthiş fikirler verir. Kendinin yazmadığını düşünüyor; ama bana yaptığı yardım itibariyle aslında o da yazıyor. Bitirdikten sonra önce yüksek sesle kendime, artık olduğunu düşündüğümde onlara okurum.

Caner Alper, Temiz Aile Çocuğu röportajı

BENİM BU KADAR STANDART BİR HAYATIM VAR


– Senaryo ve kitap yazma konusunda neler gözlemlediniz?

Senaryo da tabii roman gibi bir bütün, daha uzun sürüyor o bütünü komple görmeniz ve onu görselleştirmeniz. Hem yazar hem yönetmen olduğunuz zaman o bütünü kameralarla, oyuncularla birlikte nasıl toparlayacağınızı da düşünüyorsunuz senaryoyu yazarken. Halbuki kitapta öyle bir şey yok, bütün fantastik şeyler için ihtiyacınız olan tek şey kâğıt ve kalem.

– Bir yazma rutininiz var mı? Bir gününüz nasıl geçiyor?

Çok erken uyanıyorum. Kahvemi içerken (Türkiye’de yaşamadığım ve 11 saat fark olduğu için) yakınlarımla konuşuyorum, onlar uyumadan önce. Sonra 45-50 dakika spor yapıyorum. Duş alıyorum ve çalışmaya başlıyorum. Öğlen yemeğine kadar iki saat, sonra da bir saat daha çalışıp bir saat kadar uyuyorum. Uyandığımda ya bıraktığım yerden bir saat kadar devam ediyorum ve mutlaka bir film seyretmeye gidiyorum. Benim haftada ortalama beş filmim var. Gerek bağımsız Amerikan sineması, gerekse Los Angeles’ta vizyona giren Avrupa, Uzakdoğu sinemasından mutlaka bir tane seyrediyorum. Eve geliyorum, filmi düşünüyorum, müziğini dinliyorum. Bir sonraki gün yazacaklarımı planlayıp yatıyorum. Benim bu kadar standart bir hayatım var.

– Yazarken olmazsa olmazınız var mı?

Olmazsa olmazım, sessizlik istiyorum. Uykumu çok iyi almam gerekiyor. Başka da öyle bir şeyim yok. Öyle müthiş kendimi sıkarak da yazmıyorum. Çok disiplinli de değilim aslında ama örneğin üç gün üst üste misafirim varsa ve yazamıyorsam, bu bana sıkıntı veriyor. Dördüncü gün mutlaka onlara veda edip çalışmam gerektiğini söylüyorum.

Caner Alper, Temiz Aile Çocuğu röportajı

ÜÇ PROJEMİZ VAR SIRADA


– Yakında bir film projeniz daha var mı? Yoksa bundan sonra hep yazarlık mı?

Tabii ki var. Ama film şu aralar hem Türkiye’de hem dünyada medyasını değiştiriyor. Daha çok paralı televizyon kanalları desteğiyle filmler yapılıyor. Ve o paralı televizyon kanalları, o filmi televizyonda seyrettirmeye çalıştığı için sinema salonları ölüyor. Sinema salonları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Dolayısıyla televizyon ekranına veya nispeten daha küçük bir perdeye uygun filmler dikilmeye başlanıyor. Biz o ikisinin arasında ne tarafa düşeceğimize daha karar vermedik. Üç projemiz var sırada.

– Nerelerde çekilecek bu filmler peki?

Biri İsveç’te çekilecek; İsveç, Almanya ve Amerika ortak yapımı. Birini ben Türkiye’de çekeriz diye yazmıştım; onu da Amerika’ya adapte ediyoruz, o da İngilizce çekilsin diye. O, bir aile hikâyesi. Böyle böyle çalışmalarımız var.

– Üçünün de senaryosunu siz yazdınız değil mi?

Üçünü de Zeynep Avcı ile birlikte yazdık.

Not: Fotoğralar Mehmet Binay tarafından çekilmştir.

Damla Karakuş

[email protected]

Instagram: biyografivekitap

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM
%d blogcu bunu beğendi: